24 Aralık 2012 Pazartesi


Durup düşündüm bir an,yan yana olduğumuzu,birbirimizi seyrettiğimizi. Olmayan insanlara,olmayan anlamları yüklediğimizi birlikte fark ettiğimizi düşündüm. Çok üzülmüşüz,çok yorulmuşuz,çok rol yapmışız ama sonunda hepsini eritmişiz birbirimizin gözlerinde mesela. Elimi tutman yeter demiş dudaklarım ama seninkilere daha çok yaklaşmış bunu söylerken.
Beklemişiz mesela, zaman,araçlar bizi birbirimize yaklaştırsın,mekanlar küçülsün bir araya gelelim diye. Olmamış ama kıyamet yokmuş ya ucunda. Devam etmişiz beklemeye. Bir gün daha,bir gün daha derken, ne çok gün birikmiş ellerimizde meğer. Fark etmemiş gibi yapmışız yine,atmışız günleri bir kenara,kalabalığa karışmışız.

18 Aralık 2012 Salı

Don't Trust the Bitch in Apartment 23


Benim yazma hakkım var o bitch'i arkadaşım,yazarım acımam. Yine kommik mi kommik,şeker mi şeker,çılgın mı çılgın bir diziyle karşınızdayım. Don't Trust The Bitch in Apt 23 baya uzun bir isim olduğundan Apt 23 yazıcam bundan sonra. Benim favori çerez dizilerimdendir. Çerez dizi de benim max. yarım saatlik dizilere taktığım isim olur efenim. IMDB puanı 7.2 olan bu dizimiz esas olarak üç ana karakter üzerinden dönüyor.


Dizinin afişinde de fotoğrafını gördüğümüz Krysten Ritter baş karakter, deli dolu, çılgın ve pervasız Chloe'yi, dizinin sarışın ihtiyacını karşılayan Dreama Walker bir diğer baş karakter June Colburne'ü ve tabi ki Dawson's Creek'ten hatırladığımız ve bunu bize dizide de sık sık hatırlatan James Van Der Beek'i yine James Van Der Beek karakteri olarak izliyoruz.
Hikaye June Colburne'ün işe yaramaz erkek arkadaşının ne kadar işe yaramaz nalçak bir adam olduğunu fark etmesi ve hayallerinin işini bulabilmek için New York'a, Chloe'nin ev arkadaşı olarak taşınmasıyla başlıyor. Bu Chloe bildiğiniz Allah'ın manyağı. Çılgın kelimesinin karşısında fotoğrafı olması gereken cinsten, cins mi cins, garip mi garip bir tip. Baya saydırdım ama kendisini bazı konularda idol belleyebilirim. İzledikçe anlayacaksınız. Bu June da gelip bu kızın içindeki iyiliği ortaya çıkarıyor çünkü kendisi pek bir saftirik. Böyle tam bir Prenses Sürreyya, ne bileyim bir Polyanna. O da hemen hayallerindeki işi bulamadığından şimdilik bir kahvecide çalışıyor,yanında da bonus kafalı bir tip var işte o da bahsetmem gereken bir karakter galiba ama sıkıldım. Ay hadi söyliyim Eric André'yi Mark Reynolds rolünde izliyoruz,o da işinden kovulup June'la birlikte kahvecide çalışıyor. Yani tabi ortaya komik bir şey çıkması gerektiği için iki zıt karakter aynı evde yaşıyor. (Oha çok orijinal dediğinizi duyar gibiyim) Bir de garip dikizci bir komşuları var Eli diye,bence sempatik bir tip ama bazen çok rahatsız edici olabiliyor. Tabi James VDB'nin de eli armut toplamıyor,başlarda biraz konu mankeni gibiydi ama dizi ilerledikçe karakteri daha bir yerine oturmaya başladı ve kendisi Chloe'nin en yakın arkadaşı. James'in bir de gay asistanı Luther var ama çok bahsedesim gelmedi. Evet bildiniz o da zenci tabi ki. Yine de renkli bir karakter işte. Ha bir de Chloe'yi takıntı haline getirmiş bir komşu var,stalker gibi değil gibi bir manyak. Ya evet yine bildiniz o da çan çin çonlardan.
Benim komik bulduğum bir dizi. Zaten Chloe bu sefer neler yapacak diye izleniyor genelde,gerçi bu aralar James de döktürüyor. Kısa izleyiniz,güzel. Bir kaç fotoğraf koyayım. Adettendir.


Bunları not alın,lazım olur bunlar. Valla bak.


Bu diziyi en iyi gifler anlatıyor sanırım. TRAILER içi tık tık.

5 Kasım 2012 Pazartesi

2 Broke Girls


Haftanın ilk gününde yeni bir dizi yazısıyla size merhaba dediğim şu saatlerde dfghj of güzel başlayamadım yazıya. Neyse işte bu sefer fantastikli ucubikli bir diziden bahsetmicim, size 2 Broke Girls adlı komedi dizisini anlaticim.
Komedi deyince, bana göre bir çok kaliteli dizi arasında kaliteli bir komedi bulmak gerçekten çok zor. Hep aynı bayat espriler ki zaten çoğu cinselliğe dayandırılır, çok uç karakterler ve bir türlü akmayan senaryolarla zorlama komediler yapıyor genelde bu yabancılar. Friends mirends meclisten dışarı tabi. 
2 Broke Girls şu an 2.sezonunu oynayan tazecik bir dizi. Şimdi başrol olarak iki kızımız var gördüğünüz gibi. Sarışın olan Caroline Channing (Beth Behrs) eskiden çok zenginmiş, böyle hani middilisi falan olan kızlardanmış ta ki babası bir çok insanı dolandırma suçundan hapse düşene kadar. Babası hapse düşünce mallarına mülklerine devlet el koymuş, Caroline da dımdızlak ortada kalakalmış. Bunun yolu bi şekilde Max Black (Kat Dennings) adlı fakir mi fakir ama gururlu kızımızla kesişiyor ve bunlar ev arkadaşı olup aynı cafemsi restoranda çalışmaya başlıyorlar. Tabi bunlar böyle hemen tanışır tanışmaz "bebeğim çok tatlısın yaa,ay şekerim sen de öyle tatlışkom hadi en yakın arkadaşlar olup saçlarımızı örelim" moduna girmiyorlar hatta Max sağolsun o moda hiç girmiyorlar. Max sağolsun dedim çünkü kendisi görüp görebileceğiniz en harbi kızlardan. Hep de bir huysuz,kibirli görünme durumu var. Çok güzel laf sokuyor bir de karşısında kim olursa olsun. O kadar güzel laf sokuyor ki, insan diziyi izlerken Max laf soksa da gülsek moduna giriveriyor. Caroline ise tam bir prenses Süreyya. Kızın kıçına giyecek donuna kadar almışlar hala takmış eski hayatından elinde kalan nadir şeylerden olan şıngır şıngır inci kolyelerini garson önlüğünün üstüne, topuklularla tıkır tıkır geziyor. Max ise tam bir erkek fatma ama o da o yönünü ağzımızın içine soktuğu göğüsleriyle kamufle ediyor. Bu arada Max çok güzel cupcakeler yapıyor ve bunu keşfeden üniversitede işletme okumuş Caroline hemen girişimci ruhunu devreye sokuyor ve hadi cupcake işine girelim,şirket kuralım diye bızıklanıyor. Max önce mırın kırın etse de sonunda razı oluyor veee bu ikisinin komik maceraları da başlıyor. Bu arada restoran çok renkli karakterlerle dolu,Oleg adında Rus ve abaza bir aşçısımız var ve önüne gelene çok tatlı asılıyor,iğrenç olduğu kadar tatlı bir adam anlamadım ben de nasıl oluyor o,sonra patronumuz bastı bacak Han Lee var, bıdık bıdık konuşan bir çan çin çonlu,30 yaşında olmasına rağmen ciddiye alınamıyor sevimliliğinden dolayı ve son olarak da kasada duran eski keşlerden kim kaldı tadında babacan tavırlı ve Max'in kankası Earl var ki dizinin zenci ihtiyacını karşılamakla görevli sanırım. Hikayeye sonrada bir de Sophie karakteri ekleniyor ki ba-yı-lı-yo-rummmmmm. Allah'ım böyle bir tatlılık yok,hatta Max'in doğru dürüst laf sokamadığı ve bazen ciddi ciddi laf yediği ender insanlardan. Yirim onu. Ha bir de bu fakirlikte Max ve Caroline'ın evcil hayvanı bir AT. Evet şu karikatürü canlandırabilirler baya baya;

Hihihihiiii olum evde AT var ve adı da Chestnut. Tahmin edilebileceği gibi Caroline'ın. 
İşte böyle renkli karakterlerle dolu ve cidden komik bir dizi 2 Broke Girls (zaten öyle olmasa yazmazdım efenim). Dizinin biten her bölümüyle kızların şu an elinde olan birikimlerini görüyorsunuz ki bu bize cupcake işine ne kadar yaklaştıklarını veya işten ne kadar uzaklaştıklarını gösteriyor. Diziden bir kaç kare koyayım zaten anlattığım kadarından kim hangi karakter çıkarıcaksınız. 






IMDB puanı: 7.0
Kısacası; izleyin.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Müzik Ruhun Gıdasıysa Benim Ruhum Hep Aç


Müzik deyince kafamda birden Madonna'nın şarkısı çalmaya başlıyor her seferinde; music makes the people come together,music mix the bourgeoisie and the rebel. Ne güzel şey şu müzik değil mi? (Eeeeeeveeeeeetttttt  diye hep bir ağızdan onayladınız,duydum.)
Müziği sevmeyen insan var mıdır acaba diye düşünüyorum,sonra mutlaka vardır diyorum ve onun adına üzülüyorum açıkçası. İnsanları çok fazla sevmeyen biri olarak beni kalabalıktan çok güzel koparıyor sağolsun.  O zaman size bir playlist yazıyorum aşağıya,kalem kağıtlarınızı çıkarın. Ya da akıllı telefonlarınızı çıkarın genşleeer,"yazı var dediler fotoğrafını çekmeye geldik"çiler sizi. 
Hafta ortasında ne gider,tabi ki güzel dinlendiren şarkılar gider. ÇAL ÖYLEYSE GARDAŞLIIIII. 

Lana Del Rey-Paris


Bat For Lashes-What's A Girl To Do


Papercut-Morning Blues


Flunk-Down


The Lumineers-Ho Hey


Daughter-Youth


Travis-Happy To Hang Around


The xx-Angels


Röyksopp-You Don't Have A Clue


Transistor-Living


Christina Perri-A Thousand Years


Playlisti indirmek için TIK.

30 Ekim 2012 Salı

The Walking Dead


Hohohoyyttt gün yine dizi yazısı günü a dostlar,hem de yine fantastik bir diziyle karşınızda,sağınızda ve belki de solunuzdayım. 
Bu hafta The Walking Dead'i yazmak istedim,üstelik ben zombileri hiç sevmez idim. (Hala bayılmıyorum gerçi) Onları fantastik dünyanın ucubeleri,sivilceleri olarak görürdüm nedense. Sanırım sebebi şimdiye kadar doğru düzgün,kaliteli bir yapımla bize sunulamamış olmasıydı. The Walking Dead ise olayı bambaşka bir boyuta taşıdı resmen. 
Dizi zombi virüsü sonrası gelişen olayları anlatıyor. Bir polis şefimiz var; Rick Grimes (Andrew Lincoln), kendisi hastanelik oluyor ve gözünü bir açıyor ki etrafında kimsecikler yok,hatta sadece kendi etrafında da değil genel olarak etrafta kimsecikler yok derken eve kadar gidiyor. Tabi evde de kimse yok. Herkes ya zombiye dönmüş ya da canının peşine düşmüş, ne pahasına olursa olsun Rick'i ordan kurtarmalıyım diyen olmamış,adamı kaderine terk etmiş vicdansızlar. İşte sonra bu başka insanlarla karşılaşıyor sonra bakıyor her yer zombican dolu tabi bunlar marjinal ya zombi demiyorlar walker diyorlar. Rick zaten polis şefi olduğundan bir şekilde walkerlar tarafından yenilmeden oraya buraya bakınıyor umut ışığı için.Rick Grimes'ın karısı Lori Grimes'ı ise Prison Break dizisinden bildiğimiz Sarah Wayne Callies canlandırıyor. Böyle yine gözlerini boncuk boncuk açarak bakıyor etrafa. Az kaltak değil yalnız burada kendisi. Meğersem bu çocuğunu almış,kocasının en yakın arkadaşı Shane Walsh (Jon Bernthal) ile yapmadığı kalmamış bir de koloni kurmuş yuvarlanıp gidiyorlarmış (gerçek anlamda hem de). E bizim Rick de akıllı adam yani bir şekilde koloninin yerini buluyor ve ufak çaplı bir aile saadeti yaşanıyor.Tabi Shane de kız benim diye düşünürken ortaya çıkan Rick dolayısıyla biraz bir kuyruk acısı oluyor haliyle ve olay alpha erkeği kim olacağa dönüyor. Grupta öyle bir grup ki Zombilerle mi uğraşsınlar yoksa grubun içindeki hödüklerle,liderlik kavgalarıyla ve aşna fişnelerle mi uğraşsınlar. Nitekim hepsiyle uğraşıyorlar ve bir şekilde hayatta kalmayı başarıyorlar. Tabi arada ummadık insanların ölüşü,ısırılışı diziyi daha güzel ve heyecanlı yapıyor. Senaryo çok iyi gerçekten ve olayı sosyolojik olarak ele alırsak dünyanın çöküşü ve ilkel yaşamın insan üzerindeki etkileri de baya bir gerçekçi geldi bana,en azından çoğu zaman. Tabi tek hayatta kalan bunlar değil,yeni insanlarla da karşılaşıyorlar ve dolayısıyla yeni maceralara da atılıyorlar çünkü bir yere tam olarak yerleşemiyorlar. 
Zombilerden bahsedecek olursak,bence performansları cidden çok iyi. Sonuçta bu kadar çok figüranlı bir dizi için zombi bile olsa,ağır makyaj bile olsa oyunculuklar süper. Hatta bence onlar başroldekilerden daha iyi oynuyorlar. Makyajlar çok çok başarılı. Senaryo çok çok başarılı. Çekimler zaten çok başarılı.
Dizinin IMDB puanından da anlaşılabiliyor zaten dizinin ne kadar iyi olduğu ki 8.7 gibi bir puanı var. 
Eöööhh zombi dizisi ne yaaa,diye önyargı ile yaklaşmadan bir iki bölüm izlemenizi tavsiye ederim.
Karakterlerden bir kısmı:



Yukarıda yerim seni ben diyen bir abla var,makyajın kalitesi ve mükemmeliğin görüyorsunuz. 
Bir de 1.sezon trailerını paylaşayım (şu an dizi 3.sezonda):