20 Eylül 2012 Perşembe



Bir insanı uzunca, ama çok uzunca beklediğinizde anlamı yavaş yavaş azalmaya başlıyor.Tıpkı bir kelimeyi sık tekrar edince anlamsızlaşması ve sadece garip bir ses haline gelmesi gibi.Artık ne beklediğini bile unutuyor insan.Uzandığı yerlerde eli hep boş kalıyor ve artık uzanmaktan çok,çekilmek istiyor,biri tarafından.Beklediği kişi tarafından.
Sanırım o kişi hep belirli saatlerde geçiyor hayatımızdan ve biz o saat çizelgesini bir türlü bulamadığımız için o geçerken hep başka yerlerde oluyoruz.Ya da son anda görüp arkasından koşsak bile o bizden uzaklaşarak başka duraklara,bizi almadan gidiyor.Hani bekleyince gelmez ya,o da beklediğimiz için gelmiyor.

1 Mayıs 2012 Salı

Öyle işte.

Genel olarak buraya genel şeylerden yazmayı seviyorum. Buraya derken de aslında "burayı" kast ediyorum aslında zira blogspot'a yazdıklarımı önce tumblr'a yazıyorum. Özel yaşantıma,kendimle ilgili şeylere çok değinmiyorum. Aslında beni tanısanız çok seversiniz. Neyse, bu yazdıklarım da zaten belli başlı müziklerin bana hissettirdiği duygular. Yoksa hiç birini birine ithafen yazmıyorum. Zaten öyle tüm aşklarını ortaya seren, elinde sigarası, üstünde bunalım hırkası, klavyesinde devamlı eski aşkları olan biri değilim. Hayır, şu an neden kendimi anlatma ihtiyacı duydum onu da bilmiyorum. Bu seferki postumun benimle ilgili olmasını istedim belki de sadece. Hadi bu da böyle bir post olsun. Tam "ne diye yazdı ki şimdi bu bunu"luk yazı oldu ha. Aman bu da böyle oluversin. Zaten şöyle bir baktım da, yazdığım şeyler hep çok hisli misli olmuş, konsepti biraz değiştiresim geldi. Değişiklik güzel şey en nihayetinde. Evet.

28 Nisan 2012 Cumartesi



“Seni seviyorum.” cümlesi, yerini “Sana tutuldum.” cümlesine bırakmaya karar vermiş bir günlüğüne. Ya da biz öyle davranmışız mesela. Kelimelerimiz tutulmuş önce. İkimizin kelimeleri birbirine tutulmuş bize haber vermeden. Susuşlarımız tutulmuş sonra, iç içe geçmişler. Ellerimizin tutulmasından bahsetmiyorum bile. 
En çok düşüncelerimiz tutulmuş aslında,kimseye söylemeseler de kapı arkasından bakar gibi bakmışlar birbirlerine. Bırakmak istemedikleri için birbirlerini, hep yastık altı etmişler mantık kırıntılarını. 
Keşke daha güçlü kavrayabilsek, tuttuğumuz her şeyi, anlatmaya çalıştığımız her şeyi, dahası sevdiğimiz her şeyi.



Bazı geceler o kadar güzel, o kadar beyaz ki; gün, kıskandığı için normalden daha erken doğuyor. Parmak ucunda kokladığım gece bazen o kadar güzel kokuyor ki, bir süre sonra koku almaması gereken burnum bile o kokuya karşı koyamıyor. O gecelerde düşüncelerim o kadar hızlı akıyor ki, ertesi gün başım dönüyor. 
Ve o geceler o kadar nadir ki, çoğunlukla o geceleri özlemekle geçiyor diğer gecelerim.



“Büyümek istemediğini biliyorum ama ben istiyorum. Kendini sevmediğini de biliyorum ama ben seviyorum. Kendini benim gözümden görseydin sen de severdin. O yüzden şimdi gidiyorum, belki bir gün benim gözümden bakmayı öğrenirsin kendine. O zaman da büyümeye başlarsın ve ben seni sevemem.” dedi kız.

bu dünyada;




*bizden güzel insanlar var,

*onlardan da güzel olan insanlar var,

*onları güzel bulmayan insanlar var,

*bazen hiçbir şeyi güzel bulmayan insanlar var,

*aramayan insanlar var,

*aramadığı halde bulan insanlar var,

*o insanların bazısı bizden güzel yaşıyorlar,

*bizden güzel yaşayanlardan da güzel yaşayanlar var,

*ne kadar güzel yaşadığının farkında olmayan insanlar var,

*mesela New York’ta mükemmel bir hayat yaşayan insanlar var,

*New York’ta boktan hayatlar yaşayan insanlar da var,

ama en kötüsü kendiyle yaşayamayan insanlar.

kendinden memnun olmayan insanlar var,kendi bedenlerinden,kişiliklerinden,düşüncelerinden

memnun olmayan insanlar
.
şu dünyada en kötü onlar yaşar,New York’ta da olsalar,Paris’te de olsalar fark etmez. 

herkes kendi yıldızını arıyor,oysa gökyüzü hepimizin. bazen tek bir şeye takılmak bütünü kaçırmamıza neden oluyor,bir tek insan bazen hayatımızı mahvedebiliyor. oysa sorun onlarda değil bizde,takılmamız onların suçu değil. bizim.
bazı yıldızlar kayıyor ama gökyüzü boş değil.